Unvansızlar Cemiyeti; Diplomasız Bir Hakikat Ekolojisi

Farabi, İbn Sina ve Gazali'nin terbiye anlayışından hareketle; günümüz akademisine, unvansızlık ve bütüncül hakikat anlayışına dair felsefi bir sorgulama.

Unvansızlar Cemiyeti ve Hakikat Ekolojisi Görseli
Medrese ikliminde, tahsil yerine terbiyeyi ve bütüncül tefekkürü önceleyen ilim halkası tasviri.

Farabi, hangi üniversiteden mezundu? Hiçbirinden. İbn Sina'nın elinde diploma var mıydı? Yoktu. Gazali, hangi enstitüde doktora yaptı? Modern anlamda hiçbirinde; o, Nizamiye Medresesi'nin derslisiydi, lakin asıl terbiyesini hocasının huzurunda, metnin derinliğinde, münazaraların hararetinde aldı. İşte bu 'eksiklik', onları asırlar sonra hâlâ düşünce tefekküründe merkeze yerleştiren şeyin ta kendisidir.

Onlar, kurumların değil; iklimlerin yoğurduğu zihinlerdi. Bir mürşidin etrafında toplanan, suallerle teşniye olmuş, metinlerle meşgul, itirazla beslenen halkalarda serpildiler. O halkalarda tahsil yoktu, terbiye vardı. Tahsil, zihne bir yük bindirir; terbiye ise ruha bir derinlik kazandırır. Tahsil, malûmatı nakleder; terbiye, marifeti içselleştirir. İlki, hafızaya hükmeder; ikincisi, derûnu aydınlatır. Ve işte bugün, bu derinlikten yoksun bir bilgi anlayışıyla karşı karşıyayız; epistemolojimiz, ontolojiden; ontolojimiz, ahlâktan kopuk.

Günümüz üniversiteleri, bilgiyi taksim ederek kontrol edilebilir kılmayı hedeflemiştir. Fizikçi, metafizikten; biyolog, teolojiden; sosyolog, felsefeden habersizdir. Her biri kendi ufkunun kuyusunda boğulurken, ağacın bütününü göremez olmuştur. Oysa kadim geleneğimizde bu tefrika yoktu. İbn Sina, tıbbın inceliklerini tartışırken ruhun hallerinden bahseder; Farabi, mantık sistemini kurarken müziğin armonisini inceler; Gazali, fıkıh usulünü yazarken kalbin hastalıklarına deva arar. Onlar için bilgi, taksim olunmaz bir bütünlüktü. Çünkü hakikat, parçalanmaya müsaade etmez.

Bugün ise bu bütün kaybolmuş, yerini kendi kuyusuna hapsolmuş disiplinlere bırakmıştır. Kuantum fiziğinin gizemli dünyası, metafizikten habersiz; yapay zekanın hesaplanabilir evreni, felsefeden bihaber; tıbbın mekanik beden anlayışı, ruhun varlığından gafil. Ve bu kopuş, bilgiyi değil, cehaleti üretmektedir; tefessül yerine teferrüt, marifet yerine malûmat hâkimdir.

İşte bu noktada, yeni bir ekol anlayışına ihtiyaç vardır. Bu ekol, ne Batı merkezlidir ne Doğu merkezli. Zira hakikat, coğrafyalara taksim olunmaz. Bu ekol, metafizik ile fiziğin tam ortasında konumlanır; iki yana da kör olmayan, iki yanı da gören bir basiretle. Bu bakış, hem gözle müşahede edileni hem de akılla istidlal olunanını aynı hakikat nuru altında birleştirir.

Ancak bu ekol, herkesin katılabileceği bir halka değildir. Terbiye, tahsil gibi umuma sunulamaz; terbiye, ancak kendini bu yola adayanlara nasip olur. Bugünün ekolünün kapısına 'Kendini bilmeyen giremez' yazılmalıdır. Çünkü hakikat arayışı, bir merak işi değil; bir adanmışlık, bir teveccüh işidir. Bu adanmışlık, ne bir diplomaya ne bir unvana ne de bir makama talip olur; o, yalnızca hakikatin peşindedir.

Bu ekolün müfredatı, bugünün üniversitelerinin müfredatına benzemez. Orada, kuantum mekaniği ile İbn Arabi'nin vahdet-i vücud anlayışı mütala edilir; yapay zeka ile Gazali'nin nedensellik eleştirisi münakaşa olunur; tıp ile Farabi'nin ahlak felsefesi iç içe geçer. Zira bugünün en ileri bilimsel keşifleri, aslında kadim geleneğin en derin suallerine yeni cevaplar sunmaktadır. Kuantumun müşahede meselesi, Berkeley'in idealizmiyle aynı hüviyette olmasa da, özne ile nesne arasındaki hududun münakaşa edilebilirliğini hatırlatmaktadır; yapay zekanın bilinç problemi, İbn Sina'nın nefs anlayışını tekerrür ettirmese de, 'düşünen şey'in hüviyetini yeniden sorgulatmaktadır; modern tıbbın psikosomatik yaklaşımları ise, Gazali'nin nefis teorisini teyid edercesine, beden ile ruhun ayrılmaz bütünlüğünü gözler önüne sermektedir.

Bugünün bilimi ise iyi yaşamı değil, teknik başarıyı hedefler. Oysa teknik başarı, ahlâktan yoksun olduğunda bir tehdide dönüşür. Yapay zeka, etikten uzak geliştiğinde insanlığın sonu olabilir; kuantum fiziği, metafizikten koparıldığında anlamsız bir oyuna dönüşebilir; tıp, ruhu göz ardı ettiğinde bedeni iyileştirirken insanı yaralayabilir. Bilgi, ahlâkî bir gövdeye bürünmezse, silaha; silah da, insanlığa karşı bir kılıca döner.

Bu yeni ekolün temel ilkesi, tahsil değil, terbiyedir. Terbiye, bilgiyi içselleştirmek; bilgiyle yoğrulmak; bilgiyi bir giysi değil, bir deri haline getirmektir. Terbiye, kendini bilmekle başlar; nefsini tanımakla devam eder; kalbini arındırmakla tamamlanır. Bu üç merhaleyi geçmeyen, hakikate erişemez; erişse de onu taşıyamaz. Zira hakikat, yalnızca bilmekle değil, bilmekle beraber olmakla elde olunur.

Ve bu ekol, sayıca çok değil, nitelikçe derin olanlara hitap eder. Zira hakikat, kalabalıkların değil; adanmışların, mütecessislerin nasibidir. Mağaradan çıkan ancak birkaç kişidir; çoğunluk, duvarlardaki gölgelere bakmaya devam eder. Bugün de durum farklı değildir. Çoğunluk, diplomaların peşinde koşarken; azınlık, hakikatin peşinde koşmalıdır. Ve bu azınlık, yeni bir medeniyetin tohumlarını ekecektir.

Peki bu ekol nasıl kurulacaktır? Bir binayla, bir müfredatla, bir yönetmelikle değil. Bir hocanın etrafında toplanan, bir metni şerh eden, bir suali münakaşa eden, ve nihayet her bir ferdin kendi düşünce tarzını keşfettiği halkalarla. Bu halkalar, üniversitelerin sınıflarında değil; camilerin avlularında, kütüphanelerin kuytularında, mürşidin hücrelerinde kurulabilir. Ehemmiyetli olan mekân değil, niyettir; müfredat değil, terbiyedir; müessese değil, ruhtur.

Ve bu halkalarda, bugünün ilmî keşifleri, kadim geleneğin kavramlarıyla yeniden düşünülür. Kuantum, varlığın bir ve bütün olduğunu hatırlatırken; yapay zeka, insan aklının sınırlarını sorgulatırken; tıp, beden ile ruhun ayrılmaz bütünlüğünü yeniden hatırlatırken... İşte bu noktada, yeni bir bilim anlayışı doğar: Ne tamamen fiziksel, ne tamamen metafizik; ne Doğulu, ne Batılı; ne kadim, ne cedid. Bu bilim, hakikatin ta kendisidir; ve hakikat, zamana ve mekâna meydan okur.

Bugünün bilgi anlayışı ise ya ifratta ya tefrittedir. Ya maddeyi mutlaklaştırır, ya ruhu. Oysa hakikat, bu iki aşırılığın ortasında, dengede gizlidir. Bu dengeyi kuracak olan ise, yeni ekolün terbiye görmüş talebeleridir. Onlar, ne fiziğin ne metafiziğin kölesidir; her ikisinin de hakemidir. Bugünün bilgi anlayışı ne kadar bilindiğine odaklanmış, nasıl bilindiğini unutmuştur. Oysa hakikat, ne kadar değil; nasıl meselesidir. Ve bu nasıl, ancak bir ekolde, bir terbiyede, bir adanmışlıkta öğrenilir.

İşte bu sebeple, bugünün okullarını terk etmek zaruridir. Onların diplomalarını, unvanlarını, kariyer vaatlerini değil; fakat onların zihinleri daraltan, ufukları sınırlayan, insanı tefrik eden yapısını. Ve bu terk edişle birlikte, yeni bir başlangıç yapmalıyız. Bu başlangıç, geçmişe dönüş değil; geçmişten beslenen bir istikbal inşasıdır. Bu inşada, Farabi'lerin, İbn Sina'ların, Gazali'lerin ruhu yeniden dirilecek; ve onların açtığı yolda, bugünün kuantumcuları, yapay zekacıları, hekimleri yürüyecektir.

Hep birlikte, metafizik ile fiziğin tam ortasında, iki yana da kör olmayan bir hakikatin peşinde. Ve belki de, ilk defa, iki gözü de açık bir bilgi anlayışına kavuşacağız.

Yazar Emirhan Güngörmez